11 Eylül 2008 Perşembe

Bir “Fatiha” isteyen yazı

Ağır çekimde bir yaz günü. Babamı birkaç saniyeliğine görebileceğim. Hastahanenin merdivenlerini çıkıyorum. Bir basamak, iki basamak, üç basamak, dört basamak, beş basamak, altı basamak....Yoğun Bakım’ın kapısından içeriye girdiğimde belli belirsiz sesler cimcikliyor beni. Ne kadar da temiz bir ünite. Hayatın lekelerinin, ekşi kokularının, tozlarının içeriye sokulmasına müsaade yok. Halbuki babam geçen hafta evi badana ettirmişti. Pantolonunda boya lekeleri, avuçlarında tiner kokusu vardı. Yoğun Bakıma girerken ondan yaşama dair bu izleri temizlemiş olmalılar. Ağzındaki çay tadı bir sürü ilaçla sökülmüş olmalı. Çay tiryakisi bir adamı iki gündür tuhaf gazlarla iğnelerle besliyorlar. Hala yürüyüyorum. Birazdan camekanın ardından göreceğim onu. Soluk alıp verişi zelzeleyi anımsatacak. Bedeni, içeriye bir nefes çekebilmek için baştan aşağıya eğilip bükülecek. Beş yaşımdayken güvercinlere yem attığımız güzel bir yaz günü yanımda bitecek o an. Bir sürü kanat sesi kulağımda kımıldanacak. Babamın soluk alıp verişindeki hırıltıya karışacak onca güvercin.
Cenaze günü eve doluşan akrabaların, misafirlerin, “Başınız sağ olsun” cümlelerinin, Fatihaların arasında kalacağım. Gelenlere dağıtılan kuru pastalara bakıp: “Babama ayırdınız mı?” diye soracağım. Herkes duymamazlıktan gelecek. Ağlayacağım. Üç aydır hayatın bana kaşık kaşık yutturduğu saçma sapan bahaneler yüzünden babamı ziyarete gelmediğim için, takkesini sağa sola çekiştirmesini bir daha göremeyeceğim için, gülerken yüzündeki kırışıklıkları savurup bir oğlan çocuğuna benzeyen tek kişi olduğu için...
Şimdi onun selasını dinleyeceğim pencereden. On üç yaşında gurbete çıkmış, sokaklarda yaşamış, dondurmacılık, inşaat işçiliği, bahçıvanlık, fabrika işciliği, seyyar satıcılık gibi bir yığın işe girmiş, Türkiye’nin pekçok şehrine kamyonların arkasında gitmiş, bekar otellerinde kalmış, evlenince düzenli bir hayatla kendini düğümlemiş, gerçekten ziyade hikayeye benzeyen bu mavi gözlü adam için minarede sela verilecek. Evinin içindeki, kapısının önündeki onca insan sela başlayınca ocağın altını kısar gibi konuşmalarını, ağlamalarını fısıltıya çevirecek. Sanki selayı camii hocası değil de babam okuyacak. O hırıltılı sesiyle dünyaya son kez seslenecek. Helalleşecek. İçimizdeki bir jilet aşağı yukarı hızla hareket edecek o an. Bedenlerimizin içine dalan bir terorist gördüğü her yapının altına bomba koyacak, karşılaştığı her canlıyı boğazlayacak... Ve ben artık babasız bir kız olacağım.
Tabutu evin önüne geldi. Altı yıl kadar önce babam bir karga yavrusunu donmasın diye karton kutu içinde böyle eve getirmişti. Tabuta benzeyen bir kutuydu. Buz gibi bir kıştı. Ayakkabıları su çekmişti babamın. Yün çoraplarının uçları ıslaktı. Şimdi güneş parıldıyor. Edilen duaya amin derken başımı önüme eğiyorum. Evlendiğim gün çekilen aile fotoğrafındaki babamın verdiği poza benziyorum bu halimle. Tüm aile gülümseyerek objektife bakarken ağlayarak boynunu büktüğü için yüzü gözükmemişti babamın. Gerçek acının fiyakalı hiçbir yanının olmadığını anlıyorum aniden. Sadece “Rabbim” diyebiliyorum. “Rabbim canım Rabbim...” Uzayan sakallarını makasla düzeltirken babamın gülümseyerek söylediği: “Diğer tarafta traş derdi olmayacak” cümlesini üzerime alıp sıkı sıkı sarılıyorum. “Diğer tarafta inşallah bir derdi olmasın babamın, Rabbim, canım Rabbim. Amin”

Çok hafif bir yağmur atıştırıyor. Erkekler mezarlığa doğru hareket ediyor. Mıknatısın demir tozlarını sürüklemesi gibi bir sürü adam otomobillerine binip cenaze arabasının peşine düşüyorlar. Geride kalan kadınların gözyaşları onların ardından dökülen bir tas suya benziyor. Anneme bakıyorum o an. Kırışıklıklarının ardına saklanan acıyı görmeye çalışıyorum.

Bir hafta sonra kazaklarını, pantolonlarını, gömleklerini, ayakkabılarını ihtiyaç sahiplerine vermek için çıkarıyoruz dolaptan. Çok fazla değiller. Yeşil hırkasını ben alıyorum . Tüm kış giydiği, camiye onunla gittiği, bazen kanepede onunla uyuya kaldığı yeşil örme bir hırka. İyice yıpranmış iş gömleğini kimseye veremeyeceğimiz için atmaya karar veriyoruz. O bu gömlekle sokakları süpürür, tamirat yapar, evin çatısını düzenlerdi. Bir kaç saat sonra çöpe giden gömleğe bir çingenenin eli dokunuyor. Delik deşik bir gömlek. Üzerinde çalışmanın kalın kokusu var. Çingene sağa sola iyice çekiştirdikten sonra işine yaramayacağına karar veriyor ve kenara atıyor gömleği. Gömleğin kolu konteynırdan dışarıya sarkıyor. Kareli mavi bir gömlek kolunu rüzgar sağa sola itiyor. Ablam koşarak konteynırdan kurtarıyor gömleği, ben de akşam gidip o konteynırı tekmeliyorum. Attığım her tekme aynı zamanda geçmişimin yüzüne çarpıyor. Geçmişteki hatalardan, terbiyesizliklerden, kendini bir şey zannetmelerden oluşan yüz kan içinde kalıyor. Morarmış gözler, patlamış dudak, kanayan buruna bakıp, “Neden bu kadar bencildin? Neden hep babanın seni anlamasını, dinlemesini, onaylamasını bekledin, neden bir kere de sen denemedin?” diye bağırıyorum ona.

Mezarlığın başında Kuran okuyoruz. Burası yeni bir mezarlık. Yeşil ve sakin. Babamın sağken yaşamak istediği yer onun göçmesinden sonra tam burada yaratılmış gibi. Rüzgar esiyor. Toprağının üzerine düşen tozları temizliyorum. Babamın keyifli bir hayatı olduğunu söyleyemem. Zor bir yaşamı oldu. Aradığı ama bulamadığı bir şey onu kendi içine sürükledi durdu hep. Ailemizin içli dışlı, gürültülü, kahkahalı, kalın ilişkilerine katılamayışım, yabaniliğim sanırım bana babamdan şırınganlandı. Hep bir şeyin eksik olduğu hissini ondan devraldım. Allah’ım ona aradığını, senin onda görmek istediğini şimdi ver. Rabbim babamı bağışla. Amin.

Eşim iki üç gün önce babamı beyazlar içinde beş yaşlarında bir çocukla el ele yürürken görmüş. Babam hakkında görülen en sevdiğim rüya bu. Ben onu, üç aydır, ağabeyim ise sekiz aydır göremiyorduk. Müthiş bir vicdan azabı öldürücü nefesini yüzümüze üflüyordu. Sanırım o beş yaşlarındaki çocuk Davut. Beş yaşında ölen kardeşimiz. Evlat hasretiyle giden bir babayı Allah ne güzel teselli ediyor. Rabbim onu affet. Sen onu doldurduğu günah sevap defterlerine göre değil, merhametinle karşıla. Amin.

Not: Babam Rüstem Sevim için bir Fatiha gönderenlerden Allah razı olsun.

4 yorum:

ayse olgun dedi ki...

yazıyı okurken içimi okudum...
ama içimden geçenleri buraya yazmak yerine sana sıkı sıkı sarılmayı istedim şu an...sıkı sıkı sarıldığımda biliyorum zamanı arkamızda bırakıp öylece sessizce kalacağız...sessizlik bize ne çok anlatacak yine...

Emeti Saruhan dedi ki...

Sevgili Ayşe,
Allah babana rahmet etsin ve Rabbim sana ahirette babanla bir arada olmayı nasip etsin.

.V.yaka dedi ki...

Babanız Rustem Sevim'i, son Fatiha'ma kadar tüm Fatiha'larımdan nasibkâr kılsın Yaratan. AMİN

gazoz kapağı dedi ki...

Ya Allah razı olsun, münin olmak ne kıyak bir şey. Allah sizi muhafaza etsin